Onların Ekim’i Bizim Ekim’imiz

“Yaşasın Ekim Devrimi”, “Yaşasın Lenin’in ve Sosyalizmin Anavatanı” sloganlarını insanlık, yıkılışın arifesindeki 70 yıla yakın bir süre, Ekim’in yıldönümlerinde duymayı kanıksamıştı. Nazım Hikmet, Mayakovski’nin Ekim Devrimi’ne ilişkin yazdığı dizeye, şiirle verdiği yanıtta “sen Lenin’i sevdin ama onu anlamadın” der. Aynı şeyi Ekim devrimi için de geçerlidir. Ekim’i ikonlaştıranların ezici bir çoğunluğu, bu devrimin dinamiklerini, devrimin arka planını, devrim ertesindeki gelişmeleri ve en önemlisi Ekim Devrimi’nden bugüne taşınacak politik mirasın özgün içeriğini kavrayamamışlardır. Resmi tarih ve o geleneğin temsilcisi olduklarını iddia edenler, Lenin’in yüzyılın başında kurduğu Bolşevik partisinin devrime kadar olan mücadelesinin retoriğiyle avundukları için, Bolşevik partisinin Ekim’e kadar uzanan değişim ve gelişim sürecini tek boyuta indirgedikleri için, Ekim Devrim’ini anlayamazlar.

 

Öncelikle, Ekim Devrimi’nin zaferi Lenin’in Nisan Tezleri olmadan, tek başına mücadeleyle mümkün değildi. Şubat Devrimi’nin hemen ertesinde Dışarıdan Mektuplar’la başlayan devrimci müdahale, Nisan Tezleri ile zirveye ulaştı. Nisan Tezleri, sadece Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren teorik zemini oluşturmakla kalmadı, aynı zamanda Bolşevizmin tarihinde devrimci dönüşümün bir köşe taşı oldu. Yıllarca ‘İki Taktik’in asgari/azami program anlayışından teorik gıdasını alan Bolşevik partisi önderliği, başta Stalin olmak üzere Nisan Tezleri ile yeni duruma devrimci bir müdahalede bulunan Lenin’e karşı direndiler. Rusya’nın burjuva demokratik devrimi aşamasında olduğunu iddia ederek, Kerenski’nin burjuva Geçici Hükümet’inin desteklenmesi gerektiğini savundular. Lenin birkaç ay içinde bu aşamacı anlayışı yenilgiye uğratmayı başardı. Ekim Devrimi’nin insanlığın sosyalizm yolculuğuna bıraktığı en büyük mirasların başında, iktidarın 1905 öncesi Bolşevik anlayışından farklı olarak, işçilerin ve ezilen yığınların konseylerine devredilmiş olmasıdır. Bolşevizmin 1905 Devrimi öncesinde gündeminde olmayan işçi ve köylü konseyleri diyebileceğimiz Sovyetler deneyimlerinden yola çıkarak kurulan özyönetim organları, işyeri ve yerleşim birimi temelindeki doğrudan demokrasi kurumları, bu devrimin en önemli özellikleriydi. Bu ilkeler etrafında gelişecek olan devrim, parti ile devlet arasına eşitlik işareti konmasını engelleyecekti. Lenin’in ısrarlı olarak İşçi ve Asker Sovyetlerinin, yani örgütlü kitlelerin çoğunluğunu kazanmadan bir devrim macerasına karşı direnmesi, Bolşevik partisinin toplumda küçük bir azınlığı temsil eden gücüyle devleti ele geçirme projesine temelden karşı olduğunu açıkça kanıtlar. Lenin’in Ekim Devrimi’nin arifesi diyebileceğimiz 1917’nin ortalarında, hem de arandığı aylarda yazdığı Devlet ve Devrim’de Paris Komünü tipi bir devletin, yani kelimenin tam anlamıyla devlet olmayan ve sönmeye yüz tutmuş bir devletin resmini çizer.

Lenin’in Nisan Tezleri ile, eski aşamalı devrim anlayışından kopuşarak sosyalist devrimi perspektifine yönelmesi , Troçki ile de buluşmasını sağladı ve Ekim Devrimi’ne giden süreç bu iki devrimci önderin beraberliği ile perçinlendi. Bu olgular daha sonraları Stalinizm tarafından tahrif edildiğinden, Ekim’in resmi tarihçileri ve ve 3. Enternasyonal takipçilerince bambaşka bir Ekim Devrimi geleneği yaratılmıştır. O sıcak günleri tahrifatsız betimleyen, Lenin’in önsözünü yazdığı ve milyonlarca adet basılmasını istediği John Reed’in ünlü “Dünyayı Sarsan On Gün”ünün, 1926’dan 1956’ya kadar Sovyetler Birliği’nde basımı yasaklanması bile, tek başına gerçek Ekim’den korkulduğunu kanıtlar. Troçki’nin eşit olmayan ve birleşik gelişme yasasının teorik çerçevesi çizdiği Rus Devrimi Tarihi adlı yapıtıyla birlikte, bu iki yapıt Ekim Devrimi’nin tahrifatsız ve resmi olmayan versiyonunu anlamak isteyenlerin başlıca kaynakları olmuştur.

İnsanlığın ilk kez, sınıfsız ve ve özgür bir dünya özlemini gerçeğe dönüştürmenin eşiğine yaklaştıran Ekim Devriminin yarattığı coşku, dünyanın siyahlarını, beyazlarını ve sarılarını tek bir hedef için, baskısız, sömürüsüz bir gelecek için, dünya devrimi için Üçüncü Enternasyonal’in sancağı altında toplamaya başladı. Ancak beş kıtada milyonlarca emekçiyi kucaklayan bu devrimci atılım, devrimin ‘ana vatanı’ndaki gelişmelerle, sonunda hüsrana dönüştü. Bu hüsranın ilk köşe taşlarından birisi, 1921’de Kronştad’da yaşananlardır.

Resmi Sovyet tarihinin ve takipçileri ve hatta kimi Troçkist örgütler, Kronştad’ın kanla ezilmesini devrim adına savunurlar. Ekim Devrimi’nin üzerinden daha dört yıl geçmeden, Mart 1921’de, Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren, devrimin vaatlerini ve beslenen umutları unutmayan ve devrimin efsanesini yaratan Kronştad’lı denizciler ve Sovyet delegeleri, 15 maddelik bir programı hükümete sunmak girişiminde bulunurlar. Bu insanlar, eşitlik ve gerçek özgürlük istemlerinden, savaşın zorlukları ve Sovyet iktidarının çıkarlarını korumak için, isteksizce geçici olarak vazgeçmişlerdi. Ama artık iç savaş bitmişti ve Ekim Devrimi’nin devrimci ideallerini ve hayallerini yaşatan bu kuşak cephede savaşırken, devlet aygıtının üst konumunda olanlar iktidarlarını pekiştiriyorlardı. Bürokrasi çoktan ürkütücü boyutlara ulaşmış ve devlet aygıtı kariyerist unsurların sızdığı ve güçlendiği tek parti cihazına dönüşmüştü. Lenin’in büyük bir önseziyle, “biz kendi kendimizin Termidor’u olacağız” sözleri, tüm bu gelişmelerin ve daha sonraki Stalinist politik karşı-devrimin veciz bir ifadeyle dile getirilişidir.

“Bütün iktidar Sovyetlere” şiarıyla başlayan devrimin, giderek tek parti diktatörlüğüne dönüşmesine karşı Kronştad, Sovyetler için seçimlerin gizli oyla yenilenmesini; işçi ve köylüler için, Sol sosyalist ve anarşist partiler için, sendikalar için ifade özgürlüğünü, ilk ve temel talep olarak ileri südü. Karşı-devrimci bir girişim diye lanetlenen Kronstad isyanına, ön yargısız yaklaşan bir devrimci, 15 maddelik isteklerin içinde tek bir karşı-devrimci talep olmadığını görür. İsteklerin reddedilmesi bir yana, mevcut hükümet, Kronştad’a yönelik askeri yığınak yapar ve sonunda patlayan isyan, yüzlerce ölü ve bini aşkın yaralıyla bastırılır.

Kronştad isyanından sadece bir yıl sonra, Lenin’in şu trajik sözleri, sanki Kronştad’lı devrimcileri yansıtır gibidir: “Komünist önderlerde ne eksiktir? Kültür. Moskova’yı ele alalım: 4700 komünist önder ve devasa bir bürokrat kitlesi. Kim yönetiyor ve kim yönetiliyor? Komünistlerin yönettiğinin söylenebileceğinden çok kuşkuluyum. Onların yönetildiğini söyleyebilirim.
“Devlet cihazımız önemli ölçüde geçmişin bir devamıdır ve herhangi bir ciddi değişikliğe uğramamıştır. Sadece yüzeyde bazı şeylere dokunulmuş, fakat tüm diğer açılardan eski devlet cihazımızın tipik bir kalıntısıdır…. Sanki, söförün istediği yönde değil, başkasının istediği yönde giden bir otomobil gibi, cihaz onu yönetene itaat etmiyor.”

Devlet ve partiye musallat olan bürokrasi belasını farkeden ve bunu dile getiren Lenin’in, tedbir olarak Merkez Komitesi üye sayısının işçilerle arttırılması ve bir Kontrol Komisyonu kurulması gibi önerilerinin fazla bir önemi ve anlamı olmadı. Bir yandan Lenin’in sağlık durumu büyük engel oluştururken, diğer yandan da bu tehlike artık maddi bir tehdide dönüşmüş ve devlet aygıtına egemen olmuştu. Parti’yi bu tehlikeden korumak için, aralarında Troçki, Rakovski, Muralov, Antonov-Ovseenko, Radek, Piyatakov, Sosnovski, Preobrazhenski’nin de bulunduğu, devrim ve iç savaşın en önde gelenlerinden 46 Bolşevik 1923’de Sol Muhalefet’i kurdu. Bürokrasiye karşı Lenin’in başlattığı ama sürdüremediği mücadeleye, Sol Muhalefet şu istemlerle başladı:

a) partide tartışma özgürlüğünün arttırılması;
b) parti merkezinden alt parti organlarına atamalar yapılmasının durdurulması;
c) İşçi sınıfının güçlü bir toplumsal etken haline gelmesi ve parti içinde de işçi sayısının artması açısından sanayinin geliştirilmesi.

Sol Muhalefetin 1923-24 yenilgisi, Sovyetler Birliği için bir dönüm noktası teşkil eder. Bürokrasinin devlet cihazının yanısıra, partinin de belirleyici organlarına egemenliği tamamlandığı için, son çığlık olarak 1925-27 Birleşik Sol Muhalefet’in yenilgisi de mukadder oldu.

Böylece modern bir devrimin, karanlık çağın eski geleneklerine karşı olan uzlaşmazlığının barışla sonuçlanmasının, Batı’daki devrimci gelişme olanakları üzerinde olumsuz bir etkisi oldu.

Sosyalizme ulaşma azminde olan, ama kapitalizm öncesi bir toplumda gerçekleşen devrim, bir çok bakımlardan sosyalizmin kötü bir kopyasına benzeyen bir tür ortaya çıkardı. Buna rağmen, apolitik olarak görünen batılı işçi olayları büyük bir dikkatle izledi ve devrimden sonra Rus halkının çektiği açlık, yokluk ve kıtlıktan haberdardı; halkın uğradığı terör ve baskıyı biliyordu. Ve ne kadar derinliği ve inceliği olmasa da, İngiliz işçisi, Alman işçisi ve hatta Fransız işçisi genellikle şunu merak ediyordu: “Sosyalizm bu mudur? Sosyalizme yüzyıllık bağlılığımızın sonucu böyle mi olacaktı? İşçiler bu soruları sorup duruyorlardı ve beklemeyi tercih ettiler. Lenin Rus Devrimi’nin Batı’da proleter devrimlerine ivme katacağına inanıyor ve hatta Alman devrimi olmadan, ayakta duramayacaklarını söylüyordu. Ama uzun vadede Rus devrimi, Batıdaki devrimi engelleyici bir yapı içine girdi. Tek Ülkede Sosyalizm denen milliyetçi proje, 3. Enternasyonal aracılığıyla, Sovyetler Birliği’nden dünya komünist partilerinin resni ideolojisine dönüştürüldü. Sosyalizmin tek ülkenin sınırları içinde ve hele geri bir ülkede zafere ulaşamayacağı, Rus Bolşeviklerinin ve hatta Menşeviklerin bile baştan beri savundukları o denli açık bir marksist ilkeydi ki, Kautsky, Martov ve Plekhanov’un Bolşeviklerin iktidarı almalarına karşı çıkışlarındaki en büyük gerekçe buradan kaynaklanıyordu. Yetmiş yılllık bir aradan sonra yıkılan, dünyayı kucaklamak için doğan sosyalizm ideali değil, Tek Ülkede Sosyalizm adlı milliyetçi projedir.

Bu projeyi, Ekim Devrimi’nin yıldönümlerinde, Tek Ülkede Sosyalizm merhumunun naşı önünde resmi ideolojinin yarattığı mitoloji ile avunarak, hüzün ayini yapanların, geçmişte tanklarla, toplarla, apoletlerle, ortaklaşa kutladıkları devrim, bizim Ekim’imiz değildir. Kullandığımız her türlü kavramın ve teorik açıklamanın derin anlama sahip olduğu, özgürlükçü ve devrimci marksist bir geleneğin sahibiyiz. 1917 Devrimi bize sadece devrimin nasıl yapılacağını değil, aynı zamanda nasıl yapılmayacağını da öğreten zengin bir gelenek bırakmıştır. Tek ülkede sosyalizm gibi milliyetçi bir anlayışa sahip olmayan, dünya devrimini merkeze alan, Partinin devletle eşitlenmeyeceği, parti fonksiyonerlerinin ve yöneticilerinin devlet aygıtında görev alamayacağı, kitlelerin toplumun bütün alanlarında bilfiil karar sahibi olduğu, kadının her alanda yaşamın merkezinde bulunduğu, doğaya egemenlik yerine, onunla ahenkli uyum içinde olan çoğulcu bir sosyalizmin savunucuları, ancak Ekim’in mirasına sahip olmaya layıktır. Sosyalizmi insanlık için bir çekim merkezi yapacaksak, geçmişin lanetlerinden ve lanetlilerinden uzak durmak gerek!

Ekim Devrimi 20. Yüzyılda, sınıfsız toplumun kapısını kapısını araladı. Ancak yetmiş yıl kapalı kalan o kapı, 21. Yüzyılda açılamazsa, insanlığın kapalı kapılar ardında yokoluşunun çan seslerine hazırlıklı olmalıyız.

Facebook'ta İşçilerin Sesi