tonakGeçtiğimiz hafta, TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) rutin haber bültenlerinden birini yayımlayarak, Türkiye ekonomisinin Temmuz-Ağustos-Eylül aylarında, yani yılın 3. çeyreğinde geçen yılın aynı dönemine göre % 4 büyüdüğünü duyurdu. Ardından da malum tartışma başladı: bu büyümenin anlamı nedir, iyi midir, kötü müdür, sürdürülebilir mi, vs.?

Sevinenlerin referansı resmi tahminler ve nüfus artışı. Söz konusu 3 ay için resmi beklenti % 3’ün altında idi; ülkenin yıllık nüfus artış hızı ise son yıllarda % 1.3 civarında. Dolayısıyla, nispeten iyi sayılabilecek bir büyüme oranı ile hem umulan büyüme hızının hem de nüfus artış hızının üstüne çıkıldığı (yani, kişi başına GSYH arttırıldığı) için ilk ağızda bir başarı elde edilmiş gibi gözüküyor.

erginyildizoglu“Tarihin” mutlak ruhu gerçekleştirmeye doğru ilerlediği düşüncesine karşı, “Tarih uyanmaya çalıştığım bir kâbustur” diyordu, James Joyce’un Ulysses’deki, entelektüel Stephan Dedalus. Avrupa’da, liberal entelijensiya ise tam aksine, insanlığın geleceğine egemen olacak bir uygarlık projesi (AB) biçiminde “ilerleyen”tarihe ilişkin rüyalarından asla uyanmak istemiyordu. Artık zorla uyanıyorlar, hem de kâbus gibi bir realitenin içine.

Gelecek…

“Küreselleşme” tam hız ilerlerken AB, bu sürecin geleceğini sergileyen bir prototipti: Ortak pazar, ortak para birimi, bütünleşen bir ekonomiler; sınırlar kalkınca sermayenin, malların, emeğin serbest dolaşımı… Milliyetçilik geride kalıyor, kültürler, dinler kaynaşıyordu: AB yükselen hegemonya odağıydı.

osmanozturkAnayasa Mahkemesi (AYM) geçen hafta anne-baba rızası olmadan çocuğa zorunlu aşı yaptırılmasını Anayasa’ya aykırı bularak ihlal kararı vermiş.
AYM yetkilileri, zorunlu aşı konusunda yasal düzenleme yapılmadıkça rıza dışı aşılama yapılamayacağını belirtmişler.

Aynı yetkililer, ihlal kararının Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin, Çocuk Hakları Sözleşmesi ve Medeni Kanunu’na dayanarak, “Çocuğun üstün yararı” gerekçesiyle “Devlet, geçerli bir delil gösterilmedikçe, anne-baba rızası aramaksızın çocuğa zorunlu aşı yaptırabilir” şeklindeki yeni ve zorunlu aşıya vize veren içtihadı ile çelişmediğini de bildirmişler.

umitakcayTürkiye’nin ev sahipliği yaptığı G20 zirvesi, küresel krizin derinleştiği bir ekonomik konjonktürde gerçekleşiyor. Doğal olarak zirvenin ana gündemi dünya ekonomisinin 2008’den beri içinden geçmekte olduğu kriz konjonktüründen nasıl kurtulacağı. Ancak zirvede yapılacak olan çözüm önerileri, bizzat krizi yaratan politika seçeneklerinin tekrarı. Yani daha fazla neo-liberalizm! Krizden beri işlemediği açıkça belli olan bu politika seçeneğini uygulamaya devam eden devletler ve sermaye yapılarından dünyayı kurtarmak için farklı seçenekleri tartışmanın zamanı geldi de geçiyor.

ozveriHer seçimin bir kazananı bir de kaybedeni var. Tartışmasız 1 Kasım seçimlerinin kazananı, 24 Ocak 1980’den bu güne süren ucuz işçiliğe dayalı ekonomik model olmuştur. Seçimlerden önce Maliye Bakanı Mehmet Şimşek asgari ücretin 1500 liraya çıkartılması işçiye zulümdür demişti. Bu sözlerini Türkiye’nin halen “Yüksek teknolojili, katma değeri yüksek ürünlerdeki” payının düşük olmasına, geleneksel sektörlerde üretim ve  ihracat yapmasına dayandırmıştı. Mehmet Şimşek’in bu kısa açıklaması son 35 yılın özetiydi. Aslında Mehmet Şimşek bu sözleriyle24 ocak 1980 kararlarının halen yürürlükte olduğunu ilan ediyordu.

yurtsever13 yıllık AKP iktidarından sonra 1 Kasım seçimiyle noktalanan 2015 dönemeci, güncellikle sınırlı kalmayan dönem ve durum çözümlemelerini, orta ve uzun erimli hedefler ve görevler üzerine yeniden düşünmeyi zorunlu kılıyor.

Bize, “görev”lerin ne olduğunu, nasıl yerine getirileceğini söyleyecek hazır bir reçete yok.

Nesnel koşulların devrimci irade ile değiştirilemeyeceğini tarihten biliyoruz. Ama, bir şeyi daha: Devrimler, tarihsel, toplumsal sorunların yoğunlaştığı, aynı zamanda bu sorunları kaynağıyla, bağlamıyla ortadan kaldıracak güçlerin, toplumsal enerjinin biriktiği zamanlarda, aktif devrimci bir azınlığın öncü hareketiyle mayalanıp gerçekleştiriliyor. Nesnel koşulları dönüşümlere bağlayan otomatik düzenekler olmadığı için de, aktif bir azınlığın bir toplumsal değişikliğin öznesi olmasını olanaklı kılan “öznel” koşul, yöntem ve tarzlar siyaset bilim ve sanatının konusu oluyor.

“Yaşasın Ekim Devrimi”, “Yaşasın Lenin’in ve Sosyalizmin Anavatanı” sloganlarını insanlık, yıkılışın arifesindeki 70 yıla yakın bir süre, Ekim’in yıldönümlerinde duymayı kanıksamıştı. Nazım Hikmet, Mayakovski’nin Ekim Devrimi’ne ilişkin yazdığı dizeye, şiirle verdiği yanıtta “sen Lenin’i sevdin ama onu anlamadın” der. Aynı şeyi Ekim devrimi için de geçerlidir. Ekim’i ikonlaştıranların ezici bir çoğunluğu, bu devrimin dinamiklerini, devrimin arka planını, devrim ertesindeki gelişmeleri ve en önemlisi Ekim Devrimi’nden bugüne taşınacak politik mirasın özgün içeriğini kavrayamamışlardır. Resmi tarih ve o geleneğin temsilcisi olduklarını iddia edenler, Lenin’in yüzyılın başında kurduğu Bolşevik partisinin devrime kadar olan mücadelesinin retoriğiyle avundukları için, Bolşevik partisinin Ekim’e kadar uzanan değişim ve gelişim sürecini tek boyuta indirgedikleri için, Ekim Devrim’ini anlayamazlar.

Türk devleti ve PKK arasında Kürt meselesinin siyasi çözümüne dair 2013’ten beri süregelen müzakerelerin tıkanması sonrasında daha önceki dönemlerden çok daha sert ve farklı bir savaşın icra edildiğine tanık oluyoruz. Bir yandan kesintisiz bir şekilde gerilla alanları bombalanıyor, Kürt gençlerinin etkili bir şekilde örgütlü olduğu kentsel alanlar devletin zabıta kuvvetleri tarafından abluka altına alınarak başta iletişim araçları olmak üzere şehirlerin altyapısı kullanılmaz hale getiriliyor, siyasi figürler ve seçilmiş temsilciler tutuklanıyor veya öldürülüyor ve kitlesel gösteriler sert bir şekilde bastırılıyor.  Diğer yandan, birçok ilçede politize olmuş alt sınıftan Kürt gençleri özyönetimlerini “ilan” ederek kendi mahallelerini ve yaşam alanlarını devletin güvenlik güçlerine karşı savunmaya kalkışarak buralarda kendi yerel özerk yapılarını inşa etmenin yollarını arıyorlar.

   “Hayalet seçim” atlatıldı, bence sona daha da yaklaştık. Bundan sonra her şey daha keskin yaşanacak. Hükümet adeta unutmamamızı istercesine, her şeyden önce sermayenin iktidarı olduğunu daha kurulmadan hatırlatmaya başladı. Sağ olsun. Bu gerçek, gündelik kimlik sorunları ile bezeli, zaman zaman askerileşen mücadeleler bağlamında gürültüye geliyor.

Sol adına siyasi analizlerde gündelik gelişmeler (siyasi liderlerin psikolojileri, ihtirasları da katılarak), bölgesel çatışmalar (uluslararası ilişkilerci bir dil ile alameti farikamız komplocu planlar ihmal edilmeksizin) öne çıkıyor. Kısmen, içinden geçtiğimiz sıcak dönemin yarattığı bir durum bu. O yanı ile anlaşılabilir. Fakat, aynı zamanda da sol kesimin iktisat kertesini analizlerine katabilme yetersizliğinden de kaynaklanıyor. Maalesef, aşılması da zaman alacak.

   13 yıllık AKP iktidarının çeşitli bilançolarını çıkararak bir durum muhasebesi yapmak durumundayız. İktisatçılar zaman zaman bu tür bilançolar çıkardı. Örneğin, başlangıçta AKP iktidarının neoliberalizme koşulsuz uyumu dikkat çekmişti. Yeni iktidar, Kemal Derviş’in Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nı devraldı; IMF ile imzalanan anlaşmaları harfiyen uyguladı, yeniledi; AB ile Gümrük Birliği’ni tam üyelik müzakerelerine dönüştürdü. Bu gözlemlerin bir bilançosu, Bağımsız Sosyal Bilimciler (BSB) tarafından 2007’de yapıldı:IMF Gözetiminde On Uzun Yıl: Farklı Hükümetler, Tek Siyaset (Yordam Kitap).

Facebook'ta İşçilerin Sesi