Gericiliğe karşı proletaryanın siyasi uyanışı gerekli

Dünya
Görünüm

Bazı Avrupa ülkeleri başta olmak üzere, aşırı sağa ve gericiliğe yönelim görülüyor. Son günlerde ise Bolsonaro’nun seçim zaferiyle görüldü.

Brezilya’da uzun yıllar, emperyalizm ve ayrıcalıklı yerel büyük burjuvazi ile toprak ağalarına, yani küçük bir azınlığa hizmet eden bir askeri diktatörlük hükmetti. Aşırı sağcı, eski bir paraşütçü olan Bolsonaro, eskiden Lula’yı desteklemiş olan yoksul kitlelerin önemli bir kesiminin verdiği oyla seçildi.

Bu geriye gidişte en büyük sorumluluk sola ait! Lula ve Dilma Roussef’in İşçi Partisi 13 yıl boyunca iktidarda kaldı ve ona güvenen yoksul kitlelerin umutlarını hem boşa çıkardı, hem de onlara ihanet etti. Kitleleri hem siyasi açıdan silahsız bıraktı hem de en büyük düşmanlarının kucağına itti. İktidara gelen reformcu sol, ekonomik kriz ve sonuçları karşısında büyük burjuvazinin ve emperyalizmin sadık emir kulu olarak davrandı ve kirli işlerini üstlendi. Böylece kimsenin tanımadığı aşırı sağcı bir siyasetçi fırsattan yararlanıp koltuğa oturdu. Üstelik 20 yıl boyunca feci bir diktatörlük uygulayıp bir sürü cinayet işleyen askeri yöneticiler aklanıp şimdi anayasa ve demokrasi bekçileri gibi oldular.

Bunda devrimci hareketin büyük kısmının da sorumluluğu var. Çünkü onlar, İşçi Partisi’nin kuyrukçuluğunu yapıp siyasetini desteklediler ve sömürülenler sınıfına, emekçi dostu geçinip hakim sınıfa hizmet veren iktidarın ihanetine karşı gereken uyarıları yapmadılar.

Yeni hükümet ilerisi için büyük tehdit ama Bolsonaro’nun seçim zaferi şimdiden öyle. Zaten Brezilya’da toplumsal ilişkilerde şiddet yaygın. Yeni iktidar, silahlı çeteleri ve polisi, gecekondu çetelerini, kırlardaki toprak ağalarının silahlı çetelerini daha da cesaretlendirecek. Düzene karşı çıkanlara, sendikacılara, topraksız köylülere, mücadele edenlere veya rejim muhaliflerine uyguladıkları baskı ve şiddeti artıracaklar.

Birçok yoksul ülkede gericiliğe yönelim sonucunda gerici güçler baskın çıkıyor; emperyalizme karşı olan veya tepki gösterenleri etnik ve dinci temellerde örgütlüyor.

1917-1919 yıllarındaki devrimci dalga, Rusya’da işçi sınıfını iktidara taşıdı ve ezilen ülkelerde büyük bir yankı uyandırdı. Devrimci Rusya’dan esinlenen işçi sınıfı hareketleri, değişik emperyalist baskı düzenlerine karşı bir sürü farklı isyan ve mücadele geliştirdi.

Devrimci dalga bitince, Stalinizm işçi sınıfını uluslararası ölçekte radikal milliyetçi akımlara doğru yönlendirdi. Bu akımlar bir süre kitleleri yanıltabilmek için komünizm bayrağının arkasına saklandılar. Stalinizm tarafından hem doğrudan hem de dolaylı yetiştirilen Mao, Ho Şi Minh veya Kim İl-Sung gibi ilk milliyetçi kuşak iktidara gelince bazı yöntemler geliştirdi ve bu yöntemler Asya’dan Güney Amerika, Afrika’ya kadar milliyetçi küçük burjuvazi tarafından, halk isyanlarını istedikleri gibi yönlendirmek ve yönetmek için kullanıldı.

Stalinizm görevini yerine getirdikten sonra ezilen ülkelerin küçük burjuvazisi, komünizm ve sosyalizm kelimelerini bile kullanmaktan vazgeçti; milliyetçiliğin en gerici ve çağ dışı şekillerine yöneldi. Elbette dönüşüm yıllar boyunca Latin Amerika’dan Afrika’ya farklı ulusal kurtuluş savaşları (özellikle Cezayir’de) ve başarılı veya başarısız gerilla hareketleri şeklinde sürdü. İran’da 1979’da Şah’a karşı, açıkça gerici olan bir hareket, yapılan ilk başarılı halk isyanı oldu. Ardından dünyanın birçok yoksul ve ezilen bölgelerinde çok farklı şekillere bürünmüş geçmişe ait hareketler (dini köktencilik, etnikçilik, cemaatçılık) yeniden öne çıktı. Bu akımlardan esinlenen hareketler, başarılı olduklarında, emperyalizme karşı tavır alırlar ama uyguladıkları siyasetler en iyi haliyle hiçbir sonuç vermez ve genelde ezilenlere yeni zincirler vurulur. Emperyalist baskılara karşı tek olumlu çıkış yolu, devrimci komünist hareketin gelişmesi ve proleteryanın bilinçli mücadelesi ile mümkündür.

Bugün bazı aydınlar, uluslararası ilişkilerdeki bozukluğun şöyle veya böyle bilincinde oldukları için ve bunun yeni savaşlara yol açabileceğini gördükleri için ileride bir dünya savaşının hangi eksende gelişeceğine dair tahmin yürütmekle zaman geçiriyor.

Bazıları, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından çeyrek yüzyıl geçtikten sonra, Batı blokunun yeniden ABD önderliğinde, farklı şeklde olsa da, Rusya’ya karşı konumlandığını görüyor. Şunu hatırlatmakta yarar var: NATO (Kuzey Atlantik Paktı) Sovyetler Birliği’ne karşı oluşturulmuştu ama Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra yok olmadı. NATO önce, eski Halk Demokrasileri ülkelerini, sonra Baltık ülkelerini içine aldı. Sürekli, eski SSCB ülkelerini, özellikle Gürcistan ve Ukrayna’yı kendine çekmeye çalışıyor. NATO, ABD’nin Rusya’ya karşı uyguladığı yeni etrafını çevirme siyasetinin bir yolu.

Bazıları ise Çin’i ABD’nin en büyük rakibi olarak görüyor. Elbette şu tartışılmaz bir gerçek: Mao’yu iktidara getiren devrimden bu yana Çin, ABD emperyalizmi için bir sorun.

Çin rejimi komünist etiketini korumaya devam edip devlet partisi de bunu iddia etse bile önceki özgünlüğünü kaybetti; yani emperyalist güçlere boyun eğmeme iddiasından büyük ölçüde vazgeçti.

Son 30 yılda devletleştirilmiş ve dışarı kapalı bir ekonomiden, emperyalist güçlerin sermayesine kapılarını açmış bir ekonomiye geçti. Rejm yine diktatörlüğünü korusa da artık özel sermaye birikimine izin veriyor, hatta teşvik ediyor. Uzun yıllar boyunca emperyalist güçlerin hakimiyetine karşı kendini korumasına olanak veren devlet aygıtı yoluyla, dünya pazarında önemli bir yer edinmeyi başardı.

Çinli yöneticilerin siyaseti ve söylemleri ne olursa olsun Çin devleti, bir işçi sınıfı devrimi sonucu oluşmadı. Devlet her zaman, bağlarını kopardığını iddia ettiği ulusal burjuvaziye mesafe koyduğu dönemlerde dahi, ulusal burjuvazinin bir kesimine karşı tavır koysa da, genelde bu burjuvazinin genel çıkarlarını savundu.

Çin burjuvazisi, yani Maocu siyasetin, daha doğrusu temel olarak Mao’yu iktidara taşıyan köylü isyanının iktidarı sayesinde gelişen burjuvazi, emperyalizminin birçok baskısına direnme gücü olan bir devlet aygıtına sahip. Artık hiç kimse (özellikle emperyalist güçler) Çin’in komünist etiketine inanmıyor. Çin’in farklı bir ülke olmasının temelinde, hala birçok yönüyle geri kalmış olmasına rağmen, emperyalizme karşı kafa tutabilmesi var.

Bugün Çin’e, ekonomisini geliştirme ve uluslararası anlamda üst seviyelerde yer alma olanağını sağlayan, devletçilik ve merkezi siyaset izleme olanağıdır. İşte bu devletçilik siyaseti ve dünyanın en kalabalık nufüsuna sahip olma avantajı sayesinde Çin, hem askeri hem diplomatik bir güç oldu. Böylece başta Afrika olmak üzere birçok yoksul ülkeye yayılabildi ve ticari alanda da eski sömürgecilerle rekabet gücü kazandı.

Çin’in İpek Yolunu yeniden oluşturma projesi, Afrika’da gittikçe ekonomik gücünü artırması, özellikle Cibuti’de ve diğer bazı ülkelerde kurduğu askeri üsler, bazı çevrelerin, Çin’in dünya barışını tehdit eden bir emperyalist olduğu spekülasyonlarına fırsat veriyor. Gerçek tehdit ise Çin değildir, emperyalizmdir, özellikle de ABD emperyalizmi. New York ve Seattle kıyılarında gövde gösterisi yapan Çin savaş gemileri değil, Çin kıyılarında gövde gösterisi yapan ABD savaş gemileridir.

NATO’nun Asya’daki benzeri olan askeri ittifak, OTASE, dağıtılmış olsa da, Çin’in etrafı, ABD tarafından, Tayvan’dan Japonya’ya, Güney Kore ile Filipinlere kadar yayılan Doğu Asya ülkelerinden oluşan bir askeri güç tarafından sarılmış durumda.

ABD ile Kuzey Kore arasındaki gelişmeler, bölgedeki gerginliği azaltmış gibi görünüyor. 1950-1953 yılları arasında bu bölgedeki askeri çatışmalar az kalsın bir dünya savaşına dönüşüyordu.

Kore Savaşından ve özellikle dünyanın iki bloka bölünmesi sonucu oluşan Kuzey Kore, Kim ailesinin yönettiği diktatörlüğe dönüştü ve kitlelerin emperyalist karşıtı duygularını kullanıp emperyalist baskılara direnebildi.

Çin, Rusya’ya dönüşmüş Sovyetler Birliği ve ABD gibi büyük güçlerin ortasındaki Kuzey Kore rejimi, bir sorun gibi görünen coğrafı konumundan yararlanmayı bildi. Kim ailesinin iktidarda bulunan son üyesi Kim Jong-un, bir poker oyuncusu edasıyla, nükleer silah üretip ABD’ye kafa tutmayı başardı. Blöf aynı zamanda kendi kitlelerine de karşıydı, çünkü milliyetçi duyguların sömürüsünü yaparak kemer sıkma siyaseti uyguladı. Rejim, bir yönüyle Küba’daki Kastro rejimi gibi, emperyalizden fazla zarar görmeden onun etki alanına katılmayı başarabildi. Emperyalist dünyada zayıf görünen ülkeler acımasız bir şekilde eziliyor.

Bu hesapların doğru olup olmadığını gelecek gösterecek. Kuzey Kore’nin güvenliğini sağlayan, sahip olduğu küçücük atom bombasından çok, Çin’dir. Çünkü Rusya, hatta ABD emperyalizmi ve özellikle ön saflarda olan Japonya, en azından bu dönemde, üç büyük gücü karşı karşıya getirecek bir gerginlik istemiyor. Trump ile Kim Jong-un’un görüşmesine rağmen bu bölge hala dünyann en gergin bölgesi.

Lutte de Classe / Sınıf Mücadelesi (Ocak 2019)

BLOG COMMENTS POWERED BY DISQUS