Beyza Üstün: “Halkların ihtiyacı var mı?”

Çevre
Görünüm

Ekoloji ve su mücadelesinin dünü, bugünü ve geleceği üzerine, yeni milletvekili seçilen “su ve ekoloji” aktivisti Prof. Dr. Beyza Üstün ile konuştuk.

 

2008 krizinden bu yana sermayenin su, maden, kaya gazı, HES, nükleer gibi alanlarda hızlı adımlar attığına tanık oluyoruz. Bu konuda neler söyleyebiliriz?

Pek çok yerde ekoloji mücadelesi yürüyor ve uzun süredir sürüyor. Bunlardan birincisi, derelerini vermek istemeyen, yaşam alanlarını, suyu koruyarak sürdürmek isteyen; vadilerdeki, köylerdeki mücadeleler. Her yerin mücadelesi bu anlamda oldukça dirençli sürüyor. Peri Suyu korumadan tutun da Yırca köylülerinin zeytin ağacına sahip çıkmasına kadar bir yaşam alanlarını sermayeye karşı korumaya çalışıyorlar. İkinci alan, termik santrallere karşı mücadelelerdir. Karadeniz’den Ege’ye, hatta Akdeniz’in bazı sahillerine kadar olan yerlerde sürüyor. Üçüncü olarak, Sivas ve Kemah civarında yoğunlaşan, Kaz dağlarında başka bir merkez oluşturan ve öncesinde Bergama’da ilk işaretini gördüğümüz maden işletmelerine karşı mücadele süreci var. Bunların dışında kaya gazı çıkartılmasıyla ilgili süreç var. Henüz yerelde mücadeleyi göremiyoruz. Hâlbuki Hozat-Silvan arasında kaya gazı çıkartılması süreci başladı. 

Diğer taraftan ise, Akkuyu, Sinop, İğne Ada gibi nükleer santraller saldırıları var. 2008 krizinin doğurduğu sürecin devamıyla bağlantılı ama biraz da nükleer atıkları meşrulaştırmak, bütün dünyanın atıklarını burada yeniden işlemek amacıyla atılan adımlara karşı çıkan bir mücadele de yürüyor. 

2008 kapitalist krizinin arkasından maden işletmeleri, suyun ticarileştirilmesi, termik santraller,  nükleer santraller, kaya gazı çıkartılması, yer altı suyunu şişeleme gibi alanlarda, Anadolu’nun her yanına yayılmış bir yoğunlaşma ve saldırı görüyoruz. 

Bütün bu alanları neden ayırarak söyledim, çünkü mücadeleler de ayrı ayrı yürüyor. Bir türlü nükleere karşı olanlar, sözüyle suyun ticarileşmesine hayır diyor ama alandaki mücadelede yer almıyor; sahada görünmüyor. 

Yeni ve büyük bir proje süreci daha işliyor. Hükümet ve sermaye çevrelerinin “Yeşil Yol” olarak adlandırdığı… Bu projenin üzerinde duralım

Bu proje yeni değil aslında. 3. Köprü, 3. Havalimanı, bunların bağlantı yolları, İzmir’e kadar varan otobanlardan farklı bir şey değil aslında. Karadeniz ve su havzasının bütünleşik yönetimindeki yönetim araçlarından biri bu proje. Su ve su havzalarındaki madenlerin çıkartıldığı sahalar arasında bir ulaşım hattının yapılması gerekiyor. Karadeniz bölgesinde madenler havzanın çok üst kotlarında. Bunlara ve üst kotlardaki diğer üretimlere; örneğin rüzgâr santralleri yapılacaksa, pervanelerin yapılacağı yerlere, enerji nakil hatları kurulacaksa, bu yerlere ulaşmak için de üst kotlarda bir ulaşım aksının yaratılması gerekiyor. Karadeniz Yayla Yolu böyle bir proje. Havzanın bütünleşik olarak yönetiminin bir sonucu olarak, nerede bir maden sahası varsa oraya doğru projenin büyütülmesi hedefleniyor. Suyun üst kottaki madene kadar götürülmesi ya da çıkartılan madenlerin üst kotlardan istenilen yerlere taşınması için ulaşım akslarının yapılması gerekiyor. Bu ulaşımı sağlamak üzere yapılan bir yol. Adı sanki çevreye saygılıymış gibi “Yeşil Yol”; ama Karadeniz Yayla Yollarının yapılacağı yerlere baktığınızda, yolları kaldırıp ulaşılacak maden işletmelerinin yerlerini görüyorsunuz. 

Alınacak korucular havzanın bütünleşik yönetimi esaslarından biriyse, diğeri de Karadeniz Yayla Yollarıdır. Bu proje, yaylaları ulaşım aksları haline getirecek, maden işletmelerini pıtrak gibi çoğaltacak. Kaz dağlarındaki görünümün çok daha geniş bir sahaya yayıldığını çok yakın bir zamanda Karadeniz yaylalarında da göreceğiz. İstanbul’da 3. Köprü, 3. Havalimanı ve etrafında açacakları akslarla sermayenin başka bir koluna, beton, inşaat ve ulaşım sektörlerine ormanları meraları rezerv ediyorlar. 

Sizin öneriniz, alternatifiniz nedir?

Bizim önerimiz çok açık. Biz, projenin herhangi biçimde üretilme biçimi üzerinden konuşmuyoruz. Bizim konuştuğumuz her şey halkların ihtiyacı var mı, üzerinden oluyor. İhtiyaç var ise, halkların kullanım değeri kadar bu doğa kendisini tolere eder. Bütün sıkıntı sermaye birikimi üzerinden yapılan üretimin hızlanarak etkisini artırmasından kaynaklanıyor. Üretimin sınırları halkların üretim sınırı kadar olmalı; ondan sonra üretim bitmeli. İster madenlerden isterseniz enerjiden bakın ya da herhangi bir sanayi üretiminden bakın, o halkın ihtiyacı içinse sorun yok; yapılabilir. Bunların içinde üretim teknikleri seçim yapılabilir. Ama sınırı neresidir, ihtiyacın bittiği yerdir. Yerinde üretimdir. 

Çevremizde çok sayıda enerji nakil hatları görmeye başladık. Çünkü her üretim kendi enerji nakil hatlarını kuruyor.  Ortak iletim noktasına kadar taşıyor. Bir ülkede üretilip başka bir ülkeye gönderilebiliyor. Örneğin İspanya yenilenebilir enerji üretimiyle övünür; istatistiklere bakarsanız İspanya’yı birinci sırada görürsünüz. Nerede üretir? Afrika’nın tarım alanlarında üretir, kendi ülkesinde kullanır. Güneş enerjisi panelleri, o üretimin olduğu yerde tarım alanlarının tekrar kullanımını mümkün kılmamaktadır. O üretim sermaye birikimi üzerindendir ve doğanın yaratılan radyasyonu tolere etmesi mümkün değildir. 

Sermaye birikimi ile kullanım değeri arasındaki fark budur zaten. Birikim arttıkça etki katlanarak çoğalır ve doğanın bunu tolere etme gücü yetersiz kalır. Kâra yönelik üretim tolere edilemez. 

Bir örnek: İçme suyu köylerde dereden alınır, atık su da dereye verilir. Kurbağalı Dere’deki gibi koku duymazınız. Nedeni şudur: Köylünün tarlasını kullanmak için dereden çektiği su, diğer canlılar kadar o dereden su kullanma hakkı kadardır. Verdiği atık su ise, içindeki bütün kirliliklere derenin mikro organizmalarıyla parçalanır; suyun içindeki parçalanmış oksijeni kullanarak kirliliği parçalama süresi vardır. Tamamen parçalar ve derenin birkaç metre ilerisinde herhangi bir şey kaymaz. Kullanım değeri ile değişim değeri arasındaki fark budur…

 

Yunus ÖZTÜRK

BLOG COMMENTS POWERED BY DISQUS